Friendly Turkish › Hikâyeler

Bölüm 1

İstanbul, eski şehir

Takım "Henüz" · Yazan: Ayşe · Yolculuk başlamadan önce

Sevgili Kanal Yolcu ekibi,

Kayıt günü bize bir kâğıt verdiniz. Kâğıtta tek bir soru vardı: "Kimsiniz ve bu yarışmaya neden katılıyorsunuz?" Altında küçük harflerle: "Kısa yazın."

Can bu raporu üç cümleyle bitirmek istiyor: "Adımız Ayşe ve Can. Gazeteci olmak istiyoruz. Kazanacağız." Fena değil. Ama bence eksik, çünkü bizim hikâyemiz bir kapıyla başlıyor. Hem de yüzümüze kapanan bir kapıyla.

25 Mart'ta İstanbul'daydık. Büyük bir gazetede iş görüşmemiz vardı, ikimizin de. Bir haftadır hazırlanıyorduk. Can dosyalarımızı üç kere kontrol etmişti: özgeçmişler, yazılarımız, benim çizimlerim. Görüşme yirmi dakika sürdü. Sonunda editör gülümsedi ve çok kibar bir sesle konuştu:

— Yazılarınız güzel. Ama deneyiminiz yok. Bir gün, belki.

"Bir gün, belki." İnsan bu iki kelimeyi nereye koyacağını bilemiyor.

Akşam otobüsümüze daha altı saat vardı; Can bunu da hesaplamıştı. Tramvaya bindik, Sultanahmet'te indik. Ayasofya'nın önü çok kalabalıktı, herkesin elinde bir telefon. Biz içeri girmedik. Yokuştan aşağı yürüdük ve gördüğümüz ilk kafeye oturduk.

Küçük bir yerdi: dört masa, pencerede uyuyan bir kedi, duvarlarda sararmış eski gazete sayfaları. Kafenin sahibi (adının Rıza abi olduğunu sonra öğrendik) önümüze iki çay koydu. Yüzümüze bakınca hiçbir şey sormadı. Sadece duvardaki gazeteleri gösterdi:

— Burası Cağaloğlu. Eskiden bütün büyük gazeteler bu sokaklardaydı. Gazeteciler, matbaalar, kitapçılar… Hepsi buradaydı.

— Biz de gazeteci olmak istiyoruz, dedi Can.

Rıza abi omuz silkti:

— Biraz geç kaldınız. Yirmi yıl kadar geç.

Can güldü. Bir haftadır ilk kez.

Kafede bir masa: soğumuş iki bardak çay ve bir özgeçmiş dosyası; pencerenin önünde uyuyan bir kedi
İki çay, iki özgeçmiş. Çaylar soğudu.

Çaylar soğudu. Can telefonuna bakıyordu, ben pencereden dışarı. Sonunda Can planı söyledi, çünkü Can'ın her zaman bir planı vardır:

— Otobüs 21.30'da. Eve dönüyoruz, başka gazetelere başvuruyoruz. Plan bu.

— Plan B?

— Plan B de bu.

İşte o sırada yan masadaki iki kızı duydum. Masalarında büyük bir Türkiye haritası, iki kahve ve bir sürü renkli kâğıt vardı. Biri çok hızlı konuşuyordu, kalemiyle haritaya vura vura:

— Altı ay, Gizem! Nisan'dan eylüle kadar. İki kişilik takımlar. Hangi takım en çok yeri gezerse o kazanıyor. Her yerden bir rapor gönderiyorsun, kanıt olarak.

Öteki daha sakindi. Boynunda eski bir fotoğraf makinesi vardı.

— Ödülü de söyle, Nazlı.

— Ödül: Kanal Yolcu'da muhabirlik! Yol, yolculuk, haber. Tam bizim iş!

Can'ın çay bardağı havada kaldı.

Başkalarının konuşmasını dinlemek ayıp, biliyorum. Türkçede buna "kulak misafiri olmak" diyoruz. O gün ikimiz de kulak misafiri olduk ve hiç utanmadık.

Can sandalyesini yan masaya çevirdi:

— Affedersiniz… Deneyim istiyorlar mı?

Nazlı ona baktı, sonra bana, sonra tekrar ona.

— Hayır! İki kişi, iki sırt çantası, biraz da cesaret. O kadar.

— Kayıt ne zaman?

— Bugün. Saat altıya kadar. Karaköy'de.

Can saatine baktı: dördü on geçiyordu. Ben Can'a baktım, Can bana baktı. Bazı konuşmalar hiç kelime istemiyor.

Dört kişi birlikte yola çıktık. Kapıdan çıkarken Rıza abi arkamızdan seslendi:

— Bir kapı kapanırsa bin kapı açılır, gençler!

— Bize bir tane yeter, dedi Can.

Yolda Can, telefonundan akşam otobüsünün biletini iptal etti. Bunu Can'ı tanıyanlar için yazıyorum: Can hayatında ilk kez bir planı kendi eliyle iptal etti. O sırada yüzüne bakmadım. Saygımdan.

Cağaloğlu'ndan Eminönü'ne yokuş aşağı indik. Eminönü kalabalıktı: vapurlar, martılar, simitçiler, herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. Sonra Galata Köprüsü. Köprünün üstünde onlarca olta, yan yana, hepsi denize doğru eğilmiş. Köprünün altında da restoranlar var. Köprü iki katlı; bunu ilk kez fark ettim.

Bir amcanın kovasına baktım: üç küçük balık.

— Bugün az, dedi amca. Olsun. Deniz de burada, ben de buradayım.

Durup çizmek istedim.

— Bir dakika, dedim.

— Senin bir dakikan on beş dakika, dedi Can. Nazlı'yla Gizem çoktan köprünün ortasındaydı.

Bir dakikada çizdim. Gerçekten.

Galata Köprüsü'nde korkuluğa dayanmış, denize uzanan oltalar; önde bir kova, uzakta Galata Kulesi
1 dakika. (Can'a göre 15.)

Kayıt bürosu Karaköy'de, eski bir binanın üçüncü katındaydı. Asansör yoktu. Kapıda elle yazılmış bir kâğıt vardı: "Kanal Yolcu · Yarışma kaydı · Kapı açık, girin."

Kapı gerçekten açıktı.

Eski bir binada yarı açık bir kapı; kapıda elle yazılmış bir kâğıt var, aralıktan yere ışık düşüyor
Bu kapı açıktı.

İçeride, kâğıtlarla dolu bir masanın arkasında bir kadın oturuyordu. Kuralları tek tek okudu. Yarış 1 Nisan'da başlıyor, 30 Eylül'de bitiyor. Takımlar iki kişilik. Gittiğimiz her yerden bir rapor göndereceğiz; rapor gelince o yer sayılıyor. Hazırlık için bir haftamız var ve ilk durağımızı bu hafta içinde seçeceğiz.

Formda bir satır vardı: "Deneyim." Can kalemi aldı ve yazdı: "Yok." Ben kalemi ondan aldım ve yanına bir kelime ekledim: "Henüz." Takımımızın adı da o gün bu kelimeden çıktı: "Henüz". Can bu isme hâlâ alışamadı.

Saat 17.52'de kayıt olduk. Nazlı'yla Gizem 17.54'te. Nazlı hemen itiraz etti: "İki dakika hiçbir şey değil!" Kimse bir şey dememişti.

Akşam dört kişi Eminönü'ne döndük ve denizin kenarında balık ekmek yedik. Martılar bize değil, balık ekmeklere bakıyordu. Nazlı üç yıldır bir bankada çalışıyormuş: her gün aynı masa, aynı ekran. "Altı ay yolda olmak istiyorum," dedi. "Sonra ne olursa olsun." Gizem kendi sebebini söylemedi. Fotoğraf makinesini iki eliyle tuttu ve sadece "Benim de bir sebebim var," dedi. Sonra konuyu değiştirdi. Merak ettim. Hâlâ merak ediyorum.

Ayrılırken Nazlı elimi sıktı:

— Yolda görüşürüz. Ama sizi geçeceğiz, haberiniz olsun.

— Biz de sizi, dedi Can, çok ciddi bir sesle. Sonra ikisi de güldü.

Bu raporu evde, Lale Sokağı 12'de yazıyorum. Hazırlık haftası bitmek üzere, sırt çantalarımız kapının yanında. Sevim teyze haberi duyunca önce "Altı ay mı?" dedi, sonra börek yapmaya başladı. Bir tabak dolusu börek getirdi ve "Tabağı geri getirin ama," dedi. Bu tabak da uzun bir yola çıkıyor galiba.

İlk durağımızı seçtik. Yani Can seçti. Duvara büyük bir harita astı, üstüne bir iğne taktı, iğnenin üstünü de bir kâğıtla kapattı. "Nereye?" diye soruyorum. "Sürpriz," diyor. Ben de Nazlı'ya mesaj attım: "Siz nereye?" Cevap hemen geldi: "Siz söylerseniz biz de söyleriz :)" Belki aynı yere gideceğiz, belki bambaşka yerlere. Bunu şimdi kimse bilmiyor.

Kimiz? Bir gazetenin "Bir gün, belki" dediği iki kişi. Neden buradayız? Çünkü 25 Mart'ta bir kapı kapandı ve biz yan masaya döndük.

Bir sonraki raporda görüşmek dileğiyle! Şimdi kendinize güzel bir çay koyun. Biz de koyuyoruz: yola çıkmadan önceki son çay, Sevim teyzenin böreğiyle. Afiyet olsun!

Bu hikâyedeki kişiler ve olaylar hayal ürünüdür. Gerçek kişi ya da olaylarla bir benzerlik varsa, bu tamamen tesadüftür. Gözden kaçmış olabilecek yanlışlıklar ve hatalar için içtenlikle özür dileriz.