Sevgili Kanal Yolcu ekibi,
Geçen raporda Ayşe, benim raporu üç cümleyle bitirmek istediğimi yazdı. Doğru yazdı. Bu rapor benim. Kısa olacak. Önce bilgiler:
Takım: "Henüz". Kayıt formundaki o kelime. Adı Ayşe buldu; ben bir hafta itiraz ettim, sonra alıştım.
Yer: Kadıköy, İstanbul'un Asya yakası.
Geliş: 1 Nisan, Eminönü'nden vapurla. Yolculuk 25 dakika.
Kalış: İki gece.
Ayrılış: 3 Nisan sabahı, Bursa'ya. Plan buydu.
Son madde için şimdiden özür dilerim. Aşağıda anlatacağım.
Ayşe geçen raporda haritamızdaki iğneyi de yazdı. İğnenin üstündeki kâğıdın altında "Kadıköy" yazıyordu. Neden Kadıköy? Çünkü yakın. Çünkü yarım saatlik bir vapur yolculuğunda iki kıta var: Avrupa'da biniyorsun, Asya'da iniyorsun. Üçüncü sebep: Ayşe Kadıköy'ü hiç görmemişti. Bunu ona söylemedim. Şimdi okuyacak.
Vapurda herkesin elinde bir çay bardağı vardı. Arkamızda martılar uçuyordu; insanlar onlara simit atıyor, martılar simidi havada yakalıyordu. Ben de bir parça atmak istedim. Martı parçayı beklemedi, bütün simidi elimden aldı. Ayşe bu anı çizmedi. Teşekkür ederim, Ayşe.
Sonra üst katta iki tanıdık yüz gördük: Nazlı ve Gizem. Aynı gün, aynı vapurda, aynı yere.
— Siz söylemediniz, biz de söylemedik, dedi Nazlı. Ama bakın, yine aynı yerdeyiz!
Gizem bir şey demedi. Eski fotoğraf makinesini kaldırdı ve bir martıyı çekti.
Kadıköy'de iki kişilik bir oda bize pahalı geldi. Nazlı'nın bir fikri vardı: Moda'da dört kişilik bir ev, iki gece. Fiyatı dörde bölersek herkese yarı fiyat. Hesapladım, doğruydu. Kabul ettik. Ev hakkında bilmeniz gerekenler:
Kat: Eski bir apartmanın dördüncü katı. Asansör yok. İstanbul'daki asansörler bizi sevmiyor.
Ev sahibi: Şükran Hanım. Alt katta oturuyor, otuz yıl tarih öğretmenliği yapmış. Anahtarları verirken "Ev temiz, siz de temiz tutun," dedi.
Odalar: İki. Nazlı'yla Gizem büyük odada, Ayşe küçük odada, ben salonda, kanepede.
Prizler: Dört tane. Çalışan: bir tane, kapının yanında. Dört telefon her gece orada, yan yana şarj oldu. Bu maddeyi unutmayın.
Sevim teyzenin böreği: İlk akşam bitti. Tabak sağlam, çantamda.
2 Nisan'ı Kadıköy'de geçirdik. Sabah çarşıya gittik. Dar sokaklarda balıkçılar, turşucular, baharatçılar yan yana; balıkçılar "Taze, taze!" diye bağırıyor. Buradakiler turist değil; evine balık, peynir, zeytin alan insanlar. Ayşe bir balık tezgâhını çizmeye başlayınca balıkçı gülümsedi:
— Çiz abla, çiz. Balıklar zaten poz veriyor.
Öğleden sonra dağıldık: Nazlı'yla Gizem bir yana, ben iskeleye bilet almaya, Ayşe çizmeye. Buluşma yeri: Boğa. Kadıköy'de insanlar "Boğa'da buluşalım" diyor. Boğa, Altıyol'da duran büyük, bronz bir boğa heykeli. 1864'te Fransa'da yapılmış; İstanbul'a nasıl geldiğini ise herkes başka türlü anlatıyor. Buluşma saati 17.00'ydi. Ben 16.55'te oradaydım. Ayşe 17.25'te geldi, elinde çizim defteri.
Akşam dördümüz Moda'ya yürüdük. Moda, Kadıköy'ün denize uzanan ucu. Karşıda eski şehir vardı: kubbeler, minareler, Ayasofya. Bir hafta önce oradaydık. Güneş batarken kubbeler yavaş yavaş karardı.
Deniz kenarında bir midyeci vardı. Midye dolma: midyenin içinde baharatlı pilav. Midyeci midyeyi açıyor, üstüne limon sıkıyor, eline veriyor; sen bitirince yenisini açıyor. Boş kabuklar önünde birikiyor. Sonunda kabuklar sayılıyor ve sen o kadar ödüyorsun. Sonuçlar:
Nazlı: 14
Can: 9
Gizem: 6
Ayşe: 3 (çiziyordu)
O akşam çok güldük. Nazlı bankadaki son gününü anlattı: masasını toplamış, ekranına "Altı ay yokum" yazan bir kâğıt yapıştırmış. Gizem bile güldü. Sonra Nazlı sordu:
— Yarın plan ne?
Ben de anlattım. Hepsini: alarm 07.30'da, evden çıkış 08.30'da, sonra Kadıköy iskelesinden Bursa'ya deniz otobüsü. Biletler alındı, koltuklar seçildi. Planlarımı anlatmayı severim. Bunu da bir kenara yazın.
— Siz ne zaman çıkıyorsunuz? diye sordu Ayşe.
— Biz acele etmiyoruz, dedi Nazlı. Öğlene doğru.
Gizem makinesini kaldırdı ve dördümüzün fotoğrafını çekti.
— Film bitince bastıracağım, dedi. Size de bir tane.
3 Nisan'ın planı şuydu:
07.30: Alarm.
08.30: Evden çıkış.
Sabah: Kadıköy'den Bursa'ya deniz otobüsü. Saatini yazmıyorum, artık önemi yok.
3 Nisan'da gerçekte olan:
09.52: Kapı zili.
Kapıda Şükran Hanım vardı.
— Günaydın çocuklar. Saat on oluyor, anahtarları almaya geldim. Siz bu sabah gitmeyecek miydiniz?
Gidecektik. Deniz otobüsü o sırada çoktan yoldaydı. Biletler yandı.
Telefonlarımız prizde değildi. Nazlı'yla Gizem de yoktu: ne çantaları, ne telefonları, ne kendileri. Yatakları toplanmış, anahtarları masaya bırakılmıştı. Telefonları aradığımız yerler:
Kanepenin altı: Yok.
Çantalar: İki kere baktık. Yok.
Buzdolabı: Ayşe'nin fikri. Yok.
Çamaşır makinesi: Benim fikrim. Yok.
Şükran Hanım kendi telefonundan beni aradı. Bir ses "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor," dedi. Telefon kapalıydı. Kapalı telefonda alarm çalmıyor, en azından bizimkilerde. Bunu artık biliyorum.
Ne yapacağımı bilmeden ayakkabılarımı giydim. Sağ ayağım bir şeye çarptı. Sağ ayakkabımın içinde benim telefonum vardı, sol ayakkabımın içinde Ayşe'ninki. İkisi de kapalı.
Kim yaptı? Evde dört kişiydik ve ikimiz uyuyorduk. Hangisinin fikriydi, bilmiyorum. Telefonlar kaybolmamıştı; bulunacakları bir yere konmuştu. Ayakkabısız kimse yola çıkmaz.
Ayşe güldü. Telefonlar ayakkabıdan çıkınca güldü, durdu, sonra yine güldü. Ben gülmedim.
Nazlı'ya bir mesaj yazdım. Uzun bir mesajdı, içinde çok soru işareti vardı. Ayşe omzumun üstünden okudu ve hiçbir şey demedi. Sadece önüme bir çay koydu. Mesajı sildim.
— Kanal Yolcu'ya yazalım, dedim. Kurallar…
— Hangi kural? dedi Ayşe. "Arkadaşının telefonunu saklama" diye bir kural var mı?
Yok. Baktım.
Sevgili Kanal Yolcu ekibi, bunu şikâyet için yazmıyorum. Sizden hiçbir şey istemiyoruz. Yazıyorum, çünkü bu da Kadıköy'de başımıza geldi ve raporda eksik bir şey olmasın. Bir hafta önce Nazlı "Sizi geçeceğiz," dediğinde hepimiz gülmüştük. Şaka sandık. Dün akşam arkadaştık. Bu sabah rakip olduk.
Şükran Hanım bizi aşağıya, kendi mutfağına çağırdı. Çay demledi, önümüze sıcak poğaça koydu. Sonra bir hikâye anlattı:
— Bu yakaya eskiden "körler ülkesi" demişler, biliyor musunuz? Kadıköy'ü eski Yunanlar kurmuş, karşıdaki şehirden on yedi yıl önce. Sonra Pers kralının bir komutanı gelmiş, iki yakaya bakmış. "Bunlar kör olmalı," demiş. "Karşıda o güzel yer dururken şehirlerini buraya kurmuşlar."
Kalktı, perdeyi açtı. Evlerin arasından bir parça deniz, denizin arkasında da eski şehir görünüyordu.
— Ama karşıda oturanlar bu manzarayı hiç göremiyor. Şimdi siz söyleyin: kör kim?
Sonra ekledi:
— Bu gece evde misafir yok. İsterseniz bir gece daha kalın. Yarı fiyat.
Ayşe bana baktı.
— Bir gün kaybettik, dedim.
— Bir gün kazandık, dedi Ayşe. Bursa bir yere kaçmıyor.
Yeni plan:
Yarın sabah: Kadıköy'den Adalar vapuru.
Sonra: Boğaz.
Sonra: Bursa.
Ayşe'ye göre bu plan B aslında plan A'ydı. Ayşe'ye göre benim bütün B planlarım öyle.
Bir de sorumuz var: Adalar ve Boğaz ayrı bir yer sayılır mı? Umuyoruz. Karar sizin.
Kayıtta söylediniz: on takım yarışıyor. Sekizini daha hiç görmedik. Nazlı ve Gizem'in takımının adı "Rüzgâr". Bu sabah gerçekten rüzgâr gibi gittiler. Şimdi neredeler, kaç yer gezdiler? Bilmiyoruz. Bunu sadece siz biliyorsunuz, çünkü raporları sadece siz okuyorsunuz. Ben onlara bütün planımı anlatmıştım. Onlar bize hiçbir şey anlatmamıştı.
Bu raporu Moda'da, deniz kenarında yazıyorum. Karşıda eski şehir. Bir hafta önce orada, Rıza abinin kafesinde, "Bir gün, belki" diye düşünüyorduk. Ayşe yanımda, karşıyı çiziyor.
Bu raporda her şeyi bir listeye koydum. Bir şeyi koyamadım: bu sabah telefonlar ayakkabıdan çıkınca Ayşe'nin gülüşü. O an ben çok kızgındım. Şimdi akşam oldu ve ben de gülüyorum. Biraz.
Bir de merak ettiğim bir şey var: Gizem'in makinesindeki o fotoğraf. Dördümüzün arkadaş olarak çekildiği son fotoğraf. Film bitince gerçekten bastıracak mı?
Yarın için üç alarm kurdum. Telefonlar bu gece yastığımın altında uyuyor.
Bir sonraki raporda görüşmek dileğiyle! Şimdi kendinize güzel bir çay koyun. Biz Moda'da, eski şehre karşı içiyoruz. Afiyet olsun!
Bu hikâyedeki kişiler ve olaylar hayal ürünüdür. Gerçek kişi ya da olaylarla bir benzerlik varsa, bu tamamen tesadüftür. Gözden kaçmış olabilecek yanlışlıklar ve hatalar için içtenlikle özür dileriz.