Sevgili Kanal Yolcu ekibi,
Geçen raporu Can yazdı. Boğa'ya 17.25'te geldiğimi söylüyor. 17.20'ydi. Bunu düzeltmek için yazmıyorum tabii. Ama düzelttim.
Can üç alarm kurduğunu da yazmıştı. O da doğru. Üçü de 4 Nisan sabahı çaldı: altıda, altı buçukta ve yedide. Ben üçünü de duydum, alt kattaki Şükran Hanım ikisini. Can üçüncüsünde uyandı. Telefonunda sizin cevabınız vardı.
Can'ın sorusunu hatırlarsınız: Adalar ve Boğaz ayrı bir yer sayılır mı? Cevabınız şuydu:
Takım "Henüz",
Sorunuz için teşekkür ederiz. Bu yarışmada rotanızı ve gideceğiniz yerleri siz seçersiniz; biz karışmayız. Jüri kararını, bütün takımların raporlarını okuduktan sonra verecek. İyi yolculuklar!
Kanal Yolcu
Can mesajı üç kere okudu.
— Bu evet mi, hayır mı? dedi.
— Bence "siz bilirsiniz" demek, dedim.
— "Siz bilirsiniz" bir cevap değil.
Can için içinde sayı olmayan bir cevap, cevap değildir.
Kahvaltıda bir fikrim vardı: sayılır mı, sayılmaz mı, hiç düşünmeyelim. Adaları ve Boğaz'ı sadece güzel oldukları için gezelim, acele etmeden. Can bir süre çayını karıştırdı.
— Tamam, dedi. İki gün. Bu iki günü ben de saymıyorum. Defterime bile yazmayacağım.
Bunu Can söyledi. Buraya yazıyorum ki sonra "Ben öyle demedim" demesin.
Beş dakika sonra, acele etmeden geçireceğimiz iki günün planı hazırdı:
— Boğaz vapuru Eminönü'nden günde bir kere kalkıyor, 10.35'te. Adalara ise gün boyu vapur var. Bugün Boğaz, yarın adalar.
Can böyle dinlenir.
Şükran Hanım'dan bir gece daha istedik. "Artık bizden sayılırsınız," dedi.
Boğaz vapuruna Eminönü'nden bindik. Vapur Boğaz boyunca kuzeye gidiyor; bazen Avrupa yakasındaki, bazen Asya yakasındaki bir iskeleye uğruyor. Son durak Anadolu Kavağı.
Kıyılarda, suyun hemen kenarında büyük ahşap evler var: yalılar. Suya o kadar yakınlar ki denize değiyor gibiler. Ben yalılara baktım. Can telefonunda bir yalının fiyatına baktı ve telefonu cebine koydu.
Sonra Boğaz daraldı. En dar yerinde iki kale karşı karşıya duruyor: Avrupa yakasında Rumeli Hisarı, Asya yakasında Anadolu Hisarı. Anadolu Hisarı daha küçük ve daha eski: suyun kenarında, yalıların arasında taş bir kule. Can telefonundan okudu: Rumeli Hisarı'nı 1452'de, birkaç ayda yapmışlar.
— Birkaç ayda koca bir kale, dedi Can. Bizim altı ayımız var. Bir yerimiz var.
Vapur Anadolu Hisarı'nın önünden geçerken çizmeye başladım. Vapur kimseyi beklemiyor, ben de hızlı çizdim. Can bu sefer süre tutmadı. Bunu da yazıyorum.
Anadolu Kavağı, Karadeniz'e çok yakın küçük bir balıkçı köyü. İskelenin çevresi balık lokantalarıyla dolu, masalar suyun hemen kenarında. Vapur burada iki buçuk saat bekliyor, sonra geri dönüyor. Biz önce tepeye, Yoros Kalesi'ne çıktık. Kalenin eski duvarlarının yanından Karadeniz görünüyor: Boğaz burada denize açılıyor.
Can bir süre hiçbir şey demedi. Can için bu çok uzun bir süre: iki dakika kadar.
Aşağıda, suyun kenarındaki bir masaya oturduk. Garson sordu:
— Midye tava mı, balık mı?
— İkisi de, dedi Can.
Midye tava, una bulanıp kızartılmış midye; yanında sarımsaklı bir sos geliyor. Balık olarak mezgit geldi. "Tam mevsimi," dedi garson. Can lüfer istedi. Garson gülümsedi:
— Lüferin mevsimi sonbahar abi. Ekimde gel.
Ekimde yarışma bitmiş olacak. O zaman nerede olacağız, hiç bilmiyorum.
Hesabı getirirken garson bir soru daha sordu:
— Nereden gelip nereye gidiyorsunuz böyle?
Can hemen anlatmaya başladı:
— Yarın adalar, ondan sonra da Bur...
Durdu. Garson bekledi. Ben de bekledim.
— Bir yere, dedi Can sonunda.
Dönüş vapurunda Can uzun süre suyu seyretti. Sonra defterini açtı.
— Nazlı bizim bütün planımızı biliyor, dedi. Bursa'yı, saatleri, her şeyi. Ben anlattım. Rotayı değiştiriyoruz.
Nazlı'yla Gizem, Takım "Rüzgâr": Kadıköy'de aynı evi paylaştığımız, dün sabah telefonlarımızı ayakkabılarımıza saklayıp erkenden yola çıkan iki arkadaş.
— Onlar çoktan başka bir yerdedir, dedim.
— Belki. Ama bundan sonra planımı kimse öğrenmeyecek.
— Ben de mi?
— Sen öğreneceksin. Benden beş dakika sonra.
Ertesi sabah çantalarımızı Şükran Hanım'a bıraktık. "Akşam alırsınız," dedi ve elime sıcak bir torba verdi: poğaça. Kadıköy'den Adalar vapuruna bindik.
İlk durak Kınalıada'ydı. Kıyıdaki toprak kırmızıya çalıyordu. Yanımda oturan kadının elinde iki alışveriş torbası vardı; evine, Kınalıada'ya dönüyordu. Toprağa baktığımı görünce gülümsedi:
— Kına rengi, değil mi? Adı da oradan geliyor.
Kına rengi: kırmızıyla turuncu arası. Kadın Kınalıada'da indi, biz devam ettik: Burgazada, Heybeliada, sonra Büyükada.
Büyükada'da iskeleden çıkınca ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu. Adalarda özel araba yok. İnsanlar yürüyor ya da bisiklete biniyor; uzak yerlere küçük elektrikli otobüsler gidiyor. Araba sesi yerine martılar, bisiklet zilleri ve bir bahçeden gelen radyo sesi var.
Biz de bisiklet kiraladık. Çarşının içine bisikletle girilmiyor; tabelalar da bunu söylüyor. Bisikletleri iterek çarşıdan çıktık. Can tabelaları tek tek okudu. Kurallara uymayı sever.
Sonra yokuşlar başladı. Can ikinci yokuşta bisikletten indi ve itmeye başladı.
— Isınıyorum, dedi.
Sokaklar sessiz, bahçeler büyüktü. Bahçelerin arkasında eski ahşap köşkler vardı: beyaz, sarı, soluk pembe. Kimi kuleli, kimi balkonlu; çatılarının kenarındaki tahtalar dantel gibi oyulmuş. Birinin önünde durup çizmeye başladım. Bahçede yaşlı bir kadın çiçeklerini suluyordu. Beni görünce çitin yanına geldi.
— Bu evler vapurla geldi, biliyor musun? dedi.
Anlamadım. Kadın güldü.
— İstanbul'a ilk vapurlar gelince her şey değişmiş. Şehrin zenginleri yazın buraya gelmeye başlamış; bu köşkleri de o zaman yaptırmışlar. Yüz yıldan fazla oldu.
— Siz de burada mı oturuyorsunuz? dedim.
— Kışın ada bizim, yazın herkesin, dedi. Sonra hortumu bir sonraki saksıya çevirdi.
Öğlen deniz kenarında, kayaların üstünde Şükran Hanım'ın poğaçalarını yedik. Can ayakkabılarını çıkarırken içlerine baktı; artık bir alışkanlık. Sonra ayaklarını denize soktu ve bir saniye sonra geri çekti.
— Nisan, Can, dedim.
— Takvim nisan diyor, dedi. Deniz ocak diyor.
Öğleden sonra Dilburnu'na gittik: adanın batısında, denize bir dil gibi uzanan ince, uzun bir burun. Adı ona çok yakışıyor. Bisikletleri girişte bıraktık. Burnun üstü çam ağaçlarıyla kaplı; ağaçların altında piknik masaları var. Yazın burası çok kalabalık oluyormuş. Nisanda ise sadece biz vardık. Öyle sandık.
Denize bakan bir masaya haritamızı açtık. Can yeni rotayı fısıltıyla anlatıyordu: çamların arasında, kimsenin olmadığı bir yerde, fısıltıyla. Bir sincap geldi: küçük, kahverengi, kocaman kabarık kuyruklu. Masanın yanında durdu, bize baktı. Ben onu çizdim, Can haritayı katladı. Sincaba da güvenmiyor.
Tam o sırada arkamızdan bir ses geldi:
— Bunları siz mi çizdiniz?
Arkamızda genç bir kadın duruyordu. Başında bir şapka, gözünde güneş gözlüğü vardı. Masada açık duran defterime bakıyordu.
— Çok güzeller, dedi. Bakabilir miyim?
Defteri ona uzattım. Gözlüğünü çıkarıp sayfalara eğildi. O zaman yüzüne baktım. Sonra bir daha baktım. Kalem elimden düştü.
Karşımda en sevdiğim dizinin başrol oyuncusu duruyordu. Her hafta izlediğim, hiçbir bölümünü kaçırmadığım dizinin.
Can ayağa kalktı, haritayı arkasına sakladı ve çok ciddi bir sesle sordu:
— Siz hangi takımdansınız?
Kadın önce ona, sonra bana baktı ve güldü. Bu gülüşü tanıyordum: televizyondan.
— Takım mı? dedi. Ben hiçbir takımda değilim. Sadece yürüyordum.
Ben bir şey söylemek istedim. "Siz... siz..." dedim. Cümlenin gerisi gelmedi. Kelimeler de kalem gibi elimden düştü.
Kadın parmağını dudaklarına götürdü:
— Şşş. Burada kimse beni tanımıyor. Buraya da bu yüzden geliyorum.
— Kimseye söylemem, dedim. Söz.
Can hiçbir şey anlamıyordu. Rahatlayınca ona her şeyi anlattı: yarışmayı, altı ayı, on takımı, takımımızın adını. Rotamız hariç.
Kadın defterimin sayfalarını yavaş yavaş çevirdi: hisar, köşk… ve sincapta durdu.
— Bu sincap az önce buradaydı, değil mi? Aynısı!
Sayfayı dikkatle kopardım ve ona verdim. "Gerçekten mi?" dedi ve sayfayı iki eliyle tuttu. Ben de ondan bir imza istedim. Masada yarım kalmış bir çizimim vardı: Dilburnu'nun çamları, arkada deniz. Çantasından mavi bir tükenmez kalem çıkardı ve köşeye imzasını attı. Üstüne de tek bir kelime yazdı: "Henüz!"
Giderken döndü:
— Yolunuz açık olsun, dedi.
Bu söz yola çıkana da söylenir, bir işe başlayana da. Bize ikisi de uyuyordu.
Kim olduğunu size de yazmıyorum; söz verdim. Sevim teyzeye bile söyleyemeyeceğim. Bu yolculuğun en zor işi bu olacak.
— Kimdi o? dedi Can, kadın gidince.
Kulağına söyledim. Can biraz düşündü.
— Hiç duymadım, dedi.
Biliyordum. Can dizi izlemez; maç izler, bir de harita okur. Ama sonra güldü:
— Dilburnu'nda dilini yuttun.
— Yuttum, dedim.
— Seni hiç bu kadar mutlu görmemiştim, dedi. Demek iyi bir diziymiş. Bir bölümünü izleyeceğim. Sadece bir tane.
Yeni rotamızı o masada bitirdik. Buraya yazmıyorum; bunu da Can'a söz verdim. Raporları sizden başka kimsenin okumadığını biliyorum. Can da biliyor. Yine de.
Dönüşte Can bir yokuş daha çıkmak istedi. "Son bir kere, manzara için," dedi. Sonra bisikletleri teslim edip iskeleye koştuk. Vapura son binenler bizdik. Bugün geç kalan Can'dı. Bunu da bir kenara yazın.
Vapur adadan ayrılırken güneş batıyordu. Arkamızda adalar önce pembe, sonra mor, sonra lacivert oldu. Güvertede kimse konuşmuyordu; çay bardakları bile sessizdi. Kalemim elimdeydi. Hiçbir şey çizmedim.
Bu raporu vapurda yazıyorum. Birazdan Kadıköy'e varacağız. Çantalarımız Şükran Hanım'da. Sonra?
Sonra belki bizi bir Bursa otobüsü bekliyor. Belki de beklemiyor. Cevabı biliyorum ama yazmıyorum. Bir sonraki raporu Can yazacak; o anlatsın.
Can bu iki günü saymadı. Söz vermişti, tuttu. Ben çizdim.
Bir sonraki raporda görüşmek dileğiyle! Şimdi kendinize güzel bir çay koyun. Biz vapurda içiyoruz; arkamızda adaların ışıkları yanıyor. Afiyet olsun!
Bu hikâyedeki kişiler ve olaylar hayal ürünüdür. Gerçek kişi ya da olaylarla bir benzerlik varsa, bu tamamen tesadüftür. Gözden kaçmış olabilecek yanlışlıklar ve hatalar için içtenlikle özür dileriz.