Friendly Turkish › Hikâyeler

Bölüm 4

Bursa

Takım “Henüz” · Yazan: Can

Sevgili Kanal Yolcu ekibi,

Geçen raporda Ayşe beni düzeltti: Boğa’ya 17.25’te değil, 17.20’de gelmiş. İtiraz etmiyorum. Beş dakika için özür dilerim.

Ayşe raporunu bir soruyla bitirdi: Bizi bir Bursa otobüsü bekliyor muydu? Cevap: evet. Ama bu evetin bir hikâyesi var.

Dilburnu’nda, çamların altındaki o masada yeni rotamızı bitirdik. Üç sayfa: her durak, her otobüs, her saat. Defterimi kapattım. Tam o sırada telefonuma sizin mesajınız geldi:

Sevgili yarışmacılar,

Bütün takımları dört gün sonra Bursa’da bekliyoruz. Saat 11.00’de tanışma toplantısı, 14.00’te basın toplantısı var. İzleyicilerimiz sizi tanımak istiyor! Adres ekte.

Kanal Yolcu

Yeni rotamın ömrü: dört dakika.

Rotayı baştan yaptım. Eski rotamızdan geriye tek bir şey kaldı: ilk durak, Bursa. Nazlı’yla Gizem’in bildiği yer.

— Rotayı saklamak için üç saat fısıldadık, dedi Ayşe. Şimdi bir sonraki durağımızı herkes biliyor.

İki saat on dakikaydı. Ama haklı.

Ayşe bunu geçen raporda yazamazdı, rotamızı ele verirdi. Artık yazabilirim: bütün takımlar Bursa’ya geldi. Önce bilgiler:

Takım: “Henüz”.

Yer: Bursa.

Şükran Hanım: Akşam çantalarımızı verirken “Bursa’dan bana kestane şekeri yollayın,” dedi.

Yolculuk: O akşam Kadıköy’den Harem otogarına, oradan 22.15 otobüsüyle Bursa’ya.

Geliş: Gece 01.05.

Kalış: Çarşıya yakın küçük bir otel. Asansörü var ve çalışıyor. Bursa’yı daha ilk gece sevdim.

Sevim teyzenin tabağı: Sağlam, çantamda.

Toplantıya üç gün vardı. Üç boş gün! Ben üç günde üç şehir gezerim. Ayşe başka bir şey önerdi: üç günde tek bir şehir, acele etmeden. Kabul ettim. Listesini de yaptım tabii:

Birinci gün: Ulu Cami, Koza Han, İskender.

İkinci gün: Cumalıkızık.

Üçüncü gün: Hiçbir şey. (Ayşe’nin fikri.)

İlk sabah Ulu Cami’ye gittik. Kapıda ayakkabılarımızı çıkardık; Ayşe çantasından bir eşarp çıkarıp başını örttü. İçerisi serin ve sessizdi. Kubbeleri saydım: yirmi. Bir daha saydım: yine yirmi.

Caminin ortasında, bir kubbenin altında bir şadırvan var. Şadırvan abdest almak için yapılmış bir çeşme; çoğu camide avluda, dışarıda olur. Burada içeride. Halıların ve sütunların arasında su sesi duyuluyor.

Çıkışta ayakkabılarımı giyiyordum (önce içlerine baktım; artık alışkanlık oldu). Yanımda yaşlı bir amca da ayakkabılarını bağlıyordu.

— Yirmi kubbe, değil mi? dedi. Saydığınızı gördüm.

Sonra anlattı: Yıldırım Bayezid büyük bir savaştan önce, kazanırsa yirmi cami yaptıracağına söz vermiş. Savaşı kazanmış. Sonra yirmi cami yerine yirmi kubbeli tek bir cami yaptırmış.

— Öyle derler, dedi amca. Sonra kalktı, “Hayırlı yolculuklar,” dedi ve gitti.

Ben kubbeleri iki kere saymıştım. Amca saymadan biliyordu.

Koza Han, Ulu Cami’nin hemen yanında. Koza, ipek böceğinin kendi etrafına ördüğü küçük, beyaz bir yuva; ipek ondan çıkıyor. Bursa yüzyıllarca ipeğiyle ünlüymüş. Han da 1491’de açılmış, ipek ticareti için. Bugün de dükkânlarında ipek eşarplar satılıyor. Avlunun ortasında küçük bir mescit var, yani küçük bir cami. Direklerin üstünde duruyor, altında da bir şadırvan var. Bursa’da şadırvanlar her yerde: camide içeride, handa mescidin altında. Avluda dört çay içtik. Saydım.

Çarşıda Şükran Hanım’ın kestane şekerini aldık. Kestane şekeri Bursa’nın ünlü tatlısı: kestaneler soyuluyor, sonra şekerli bir şurupta pişiyor. Bir kutu kargoyla Moda’ya gitti. Bir kutu da bize kaldı; onu bu raporun sonuna saklıyoruz.

Akşam İskender yedik. Bursa’ya biraz da İskender için gelmiştim; bunu Ayşe’ye söylemedim. Şimdi okuyacak. Tabakta küçük küçük doğranmış pide, üstünde ince ince döner, domates sosu, yanında yoğurt. Garson tabakları önümüze koyduğunda tereyağı hâlâ cızırdıyordu.

İkinci gün Cumalıkızık’a gittik. Cumalıkızık, Bursa’nın on iki kilometre doğusunda, Uludağ’ın eteğinde yedi yüz yıllık bir Osmanlı köyü. Bursa’yla birlikte UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde. Uludağ’ın tepesinde hâlâ kar var; dağ Bursa’nın her yerinden görünüyor. Köyün sokakları dar ve taş döşeli, evleri eski ve renkli: sarı, beyaz, mor. Evlerin önüne masalar kurulmuş; kadınlar ev yapımı reçel, erişte, tarhana satıyor.

Ayşe bir kapının önünde durdu ve çizmeye başladı. Kapının üstünde iki tokmak vardı: biri büyük, biri küçük. Karşı evin önünde reçel satan bir kadın bize seslendi:

— İki tokmak niye var, biliyor musunuz? Büyüğünü erkekler çalar, küçüğünü kadınlar.

— Bir kapıda tokmağa ip dolanmıştı, dedi Ayşe. O ne demek?

— Evde kimse yok demek.

— Bizim apartmanda zil var, dedim. Kim basarsa bassın, aynı ses.

Kadın güldü:

— Zil konuşmaz. Tokmak konuşur.

Ondan bir kavanoz ahududu reçeli aldık.

Cumalıkızık’ta eski bir avlu kapısı: küçük bir saçağın altında iki kanatlı ahşap kapı; sağ kanatta biri büyük, biri küçük iki pirinç tokmak; yanda üç kavanoz ahududu reçeli olan bir masa
Zil konuşmaz. Tokmak konuşur.

Üçüncü günün planı: hiçbir şey. Üçüncü gün gerçekte olan:

Sabah: Ayşe çizdi. Ben basın toplantısına hazırlandım.

Öğleden sonra: Ayşe çizdi. Ben hazırlanmaya devam ettim.

Akşam: Ayşe hazırladığım cevapları okudu.

Hazırladığım cevaplar şunlardı:

“Neden bu yarışma?” Deneyim kazanmak için.

“Kaç yer gezdiniz?” Bunu sadece Kanal Yolcu biliyor.

“Rakipleriniz hakkında ne düşünüyorsunuz?” Herkese başarılar.

— Güzel, dedi Ayşe. Ama kimse sana bu soruları sormayacak.

Heyecanlı değildim. Bunu Ayşe’ye o akşam dört kere söyledim. Ayşe de bana bir kere söyledi: “Biliyorum.” İkimiz de hayatımızda hiç televizyona çıkmamıştık. Ayşe’nin heyecanı başka türlü: kalemi elinden hiç bırakmıyor.

Bir de Nazlı’yla Gizem vardı. Takım “Rüzgâr”: Kadıköy’de aynı evi paylaştığımız, sonra bir sabah telefonlarımızı ayakkabılarımıza saklayıp bizden önce yola çıkan iki arkadaş. O sabahtan beri onları hiç görmedik. Ertesi gün aynı salonda olacaktık. Onlara ne diyecektim? Üç cümle yazdım. Üçünü de sildim.

Toplantı günü:

10.15: Otelden çıkış. Toplantı yeri yürüyerek yirmi dakika. Ayşe yanımda.

10.25: Çarşı. Ayşe yanımda.

10.31: Ayşe bir ipek dükkânının önünde. “Bir dakika.”

10.32: Dükkâna baktım. Ayşe yok.

İlk raporda Ayşe “Bir dakikada çizdim. Gerçekten.” diye yazmıştı. Ona inandım ve bekledim. 10.47’de hâlâ yoktu. Aradım, açmadı. Bu sefer telefonu ayakkabıda değildi, çantasının dibindeydi; bunu sonra öğrendim. Çarşı kalabalıktı, her sokak birbirine benziyordu.

Çarşının çıkışında ağaçlı küçük bir meydan vardı; toplantı yerine giden yol oradan geçiyordu. Ayşe’yi kalabalığın içinde aşağıdan bulamazdım. Yukarıdan bulabilirdim. Yukarı çıkmanın tek yolu da bir ağaçtı.

Planlarımın hiçbirinde ağaca çıkmak yoktu. Çıktım.

İlk dala kadar. Oradan bütün meydan görünüyordu: bir simitçi, güvercinler, bir bankta simit yiyen yaşlı bir kadınla genç bir kız, bir okul grubu, yüzlerce kafa. Ayşe’ninki yok. Kolumu salladım. Aşağıda küçük bir çocuk annesinin elini çekti:

— Anne, bak! Ağaçta bir amca var!

“Amca” kelimesine itiraz etmek istedim. Zamanım yoktu.

Sonra kalabalığın içinde bir el havaya kalktı. Elinde bir çizim defteri vardı.

Ben daha kolumu sallarken ağacın altında bastonlu, yaşlı bir adam durdu:

— İn bakalım evladım, dedi. O ağaç benden de yaşlı.

İndim. Sonuç:

Elimde: Bir çizik.

Pantolonumda: Dizimde yeşil bir leke.

Basın toplantısına: Üç saat.

Ayşe yanıma geldiğinde gülmüyordu. Ona ne olduğunu sordum. Bu kısmı onun sözleriyle yazıyorum:

— Bir dükkâna girdim, sonra bir başkasına, sonra bir başkasına. Çıktığımda başka bir sokaktaydım ve sen yoktun. Her sokak aynı, herkes bir yere yetişiyor. Telefonum çantanın dibindeydi, çaldığını duymadım. Bir an gerçekten kaybolduğumu düşündüm. Sonra insanlar yukarı bakmaya başladı. Ben de baktım. Ağaçta sen vardın, kolunu sallıyordun.

Sonra güldü. Uzun uzun.

Ayşe’ye göre bu, şimdiye kadar yolculuğun en komik ve en güzel anıydı. “En komik” kısmına itiraz ediyorum.

Ağaçlı bir meydanda bütün bir ağaç; genç yaprakların arasında, bir dalda oturan birinin yalnızca aşağı sarkan bacakları görünüyor: kot pantolon, beyaz spor ayakkabılar, bir dizinde yeşil bir leke; uzakta, meydanın karşısında üst katları çıkmalı eski Bursa evleri, kaldırımda güvercinler
Can’ın plan B’si. İşe yaradı.

Toplantıya beş dakika geç kaldık.

Tanışma toplantısı bir otelin salonundaydı. On takım, yirmi kişi. Kayıt günü bize kuralları okuyan kadını hemen tanıdım; bu sefer günün planını okudu. Sonra herkes sırayla kendini tanıttı: adını, takımını, nereden geldiğini. Diğer sekiz takımın hepsini defterime yazdım. Üçünü buraya da yazıyorum, çünkü üçü de aklımdan çıkmıyor:

Takım “Mola”: Hüseyin Bey ve oğlu Burak. Hüseyin Bey otuz yıl tır şoförlüğü yapmış. “Türkiye’nin bütün yollarından geçtim,” dedi, “ama hiçbir yerde durmadım. Şimdi duracağım.” Telefona güvenmiyor; cebinde katlanmış bir kâğıt harita var. Ben de harita okumayı severim. Ona hemen saygı duydum.

Takım “Ayna”: İkiz kardeşler, Ece ile Ela. Biri cümleye başlıyor, öbürü bitiriyor. Hangisi hangisi, hâlâ bilmiyorum.

Takım “Çınar”: Nuran Hanım ve torunu Irmak. Kanal Yolcu’dan gelen kadın onları “yarışmanın en yaşlısı ve en genci” diye tanıttı: Nuran Hanım yetmiş iki yaşında, Irmak on dokuz. Meydandaki banktaki o ikisi! Nuran Hanım beni görünce gülümsedi ve dizimdeki yeşil lekeyi gösterdi: “Ağaçtaki delikanlı sizdiniz, değil mi? Gözümü sizden alamadım, biz de geç kaldık.” Delikanlı! Nuran Hanım’ı çok sevdim.

Öbür beşini de tanıyorsunuz. Yolda karşılaşırsak yazarım.

Nazlı’yla Gizem salonun öbür ucundaydı. Ayşe onlara el salladı. Nazlı telefonuna baktı, Gizem fotoğraf makinesine.

Kahve arasında Ayşe yanlarına gitti. Ben arkasındaydım.

— Merhaba Nazlı, dedi Ayşe.

Nazlı başını kaldırdı, Ayşe’ye baktı. Sonra çok kibar bir sesle:

— Pardon… Tanışıyor muyuz?

Kahvesini aldı ve öbür masaya gitti. Gizem bir an durdu. Bir şey söyleyecek gibiydi. Söylemedi; Nazlı’nın arkasından gitti.

Tanışıyor muyuz? Kadıköy’de iki gece aynı evde kaldık. Dört telefon aynı prizde şarj oldu. Midye dolmada Nazlı on dört, ben dokuz. Bu soruya hazırladığım bir cevap yoktu.

Ayşe bir süre hiçbir şey demedi. Sonra:

— Gizem bir şey söyleyecekti, dedi. Gördüm.

Ben görmedim. Ama Ayşe benim görmediğim çok şeyi görür.

Basın toplantısı saat 14.00’te, aynı salondaydı. Uzun bir masa, on takım yan yana, herkesin önünde takımının adı yazılı küçük bir kart. Kameralar, ışıklar. Dizimdeki yeşil leke masanın altındaydı. Kameralar masanın altını çekmez. Umarım.

Sunucu her takıma soru sordu. Sıra bize geldi:

— Takım “Henüz”! Takımınızın adı neden “Henüz”?

Hazırladığım cevaplar arasında bu yoktu. Ağzımı açtım, hiçbir şey çıkmadı. Ayşe mikrofonu aldı:

— Kayıt formunda “Deneyim” diye bir satır vardı. Can “Yok” yazdı. Ben de yanına “Henüz” ekledim.

Salon güldü. Sunucu bana döndü:

— Peki, şimdi deneyiminiz var mı?

Bu sefer cevap hemen geldi:

— Var. Dokuz günlük.

Salon yine güldü. Sunucu bir soru daha sordu:

— Yolda başka takımlarla karşılaştınız mı?

Masanın öbür ucuna baktım. Nazlı önündeki karta bakıyordu.

Bu soruya da hazırladığım bir cevap yoktu. Ama bir hikâyem vardı: telefonlar, ayakkabılar, kaçan deniz otobüsü. Anlatabilirdim. Kameralar açıktı.

— Karşılaştık, dedim. Kadıköy’de bir takımla aynı evde kaldık. Moda’da midye dolma yedik, çok güldük. Güzel bir akşamdı.

— Sonra?

— Sonra herkes kendi yoluna gitti.

Nazlı başını kaldırdı ve bana baktı. Ne düşündüğünü bilmiyorum. Gizem fotoğraf makinesini kucağında iki eliyle tutuyordu.

Basın toplantısının masası: üstünde “Takım Henüz” yazan katlanmış bir isim kartı, bir mikrofon, tabağında bir çay bardağı; sağda bir sonraki takımın kartının kenarı
Deneyim: dokuz günlük.

Toplantı biter bitmez, alkışlar daha sürerken, Nazlı’yla Gizem çantalarını alıp kapıdan çıktı. Ayşe’yle pencereye koştuk. Otelin önünde bir taksi bekliyordu. Bindiler, gittiler. Takımlarının adı onlara gerçekten yakışıyor.

Arka camdan Gizem bize baktı. Elini kaldırdı mı? Ayşe “kaldırdı” diyor. Ben emin değilim.

Taksinin plakasını yazmak istedim. Defterim elimdeydi, kalemim de. Yazmadım.

Nereye gittiler? Bilmiyorum. Yine bizden önce yola çıktılar, o kadarını biliyorum. Ama artık hepimiz birbirimizi tanıyoruz: on takım, yirmi kişi. Bir otogarda, bir vapurda, bir köy kahvaltısında yine karşılaşacağız. Kimle, nerede, nasıl? Bunun planını yapamam. Garip ama bundan biraz hoşlanıyorum.

Defterimde bir yer var: Kadıköy. Bu rapor size ulaşınca iki olacak.

Bu raporu otelimizin balkonunda yazıyorum. Karşıda Uludağ, tepesinde kar. Ayşe yanımda, yine çiziyor. Bu sefer neyi çizdiğini söylemiyor.

Bir sonraki raporda görüşmek dileğiyle! Şimdi kendinize güzel bir çay koyun, yanına da bir kestane şekeri. Biz Uludağ’a karşı içiyoruz; kutuyu da sonunda açtık. Afiyet olsun!

Bu hikâyedeki kişiler ve olaylar hayal ürünüdür. Gerçek kişi ya da olaylarla bir benzerlik varsa, bu tamamen tesadüftür. Gözden kaçmış olabilecek yanlışlıklar ve hatalar için içtenlikle özür dileriz.